MACHU PİCCHU’yu görme isteği ne zaman tutku haline geldi hatırlamıyorum. Ama Amerikan yerlilerine, Kızılderililere olan sevgimin kökleri çocukluk yıllarına uzanır. Topraklarının beyaz adamlar tarafından işgal edilmesi, doğdukları topraklardan sürülmeleri mi beni bu kadar etkiledi. Yoksa doğayla iç içe uyum içinde, duvarlarla sınırlanmayan özgür yaşamları mı daha çekiciydi bilemiyorum. Bildiğim tek şey, kabına sığmayan çocuk ruhum ve hiçbir kötülüğün ve haksızlığın olmadığı çocuk dünyamda bu insanlara hayrandım. Mahalle arkadaşlarımla ‘kızıldericilik’ diye adlandırdığımız bir oyun oynardık. Yarımız ‘uzun bıçaklı beyaz adamlar’ olurken, diğer yarımız ‘Kızılderili’ olurduk. Benim tarafım hiç değişmezdi. Ben Kızılderili’ydim… Yıllar içinde Latin Amerika ülkeleri ve yerlileri ile ilgili edindiğim bilgiler, Kızılderililere karşı beslediğim koşulsuz çocuksu sevgiyi gidip görme tutkusuna dönüştürdü. Bu tutkuyu eşimle ve çocuklarımla da paylaşmış olmalıyım ki 60 yaş hediyesi olarak kendimi, elimde Peru biletleri, Machu Picchu yolcusu olarak buldum. İnkaları görmeye değil, onları yaşamaya, soludukları havayı ciğerlerime doldurmaya, tüm benliğimle hissetmeye gidiyordum… İstanbul’dan Sau Paulo’ya 13 saat süren bir uçak yolculuğunun sonunda vardık. Ardından 5 saat daha uçup Peru’nun başkenti Lima’ya ulaştığımızda heyecanım iyice artmıştı. Havalimanında birkaç saatlik bekleyişten sonra bizi, birkaç yüzyıl boyunca İnka İmparatorluğu’nun başkenti olmuş Cusco’ya uçuracak uçağa adım atarken, yıllardır görmediğim ama çok özlediğim bir aile bireyini görecekmişim gibi heyecan doluydu yüreğim. Uçak hayallerime doğru yol alırken, bir açılıp bir kapanan bulutların arasından hemen üstlerinden uçtuğumuz dağlar beni çağırıyordu. Altımızdaki bulutlar karardı, altta kıyamet kopuyordu. Şehrin üzerinde birkaç tur attıktan sonra, pilot kötü hava koşulları nedeniyle Lima’ya geri döndüğümüzü anons etti. Cusco beni karşılamaya hazır değildi… Ertesi gün pırıl pırıl güneşli bir ekim günü, uçağımız dağların arasından aşağı doğru süzülerek inerken, And Dağları’nın nazlı kızı Cusco, kucak açmış beni bekliyordu. Mimari yapısından çok etkilendiğim otele vardığımızda, yüreğimin hızlı hızlı çarptığını, soluklarımın sıklaştığını hissettim. Çok heyecanlı ve çok mutluydum. Çok geçmeden bu fiziksel değişimin nedeninin bulunduğumuz yükseklikten kaynaklandığını anladım. Deniz seviyesinden 3400 m yükseklikte bulunuyordum ve vücudum bu değişime henüz uyum gösterememişti.

Akşam yemeğinden sonra, bize Machu Picchu tırmanışında önderlik ve eşlik edecek rehberimizle tanıştık. Aynı hayalimdeki Kızılderililerim gibiydi. Küçük yapılıydı. Güven veren vakur ve bilge bir duruşu vardı. İzleyeceğimiz yolu anlatırken gözleri parlıyordu. Ve o an, beni hayallerime götürecek bu İnka torununun arkasından gidebileceğime inandım… Gece uyumakta zorlandım. Heyecanım doruktaydı. Ne de olsa artık 60 yaşındaydım. Gerçi sağlığım yerindeydi ama tırmanacağımız yükseklikte vücudumun nasıl bir tepki göstereceğini önceden kestirmek zordu. Kalbim, damarlarım bu yüksekliğe dayanabilecek miydi acaba? Ya dizlerim, böyle bir sınav için hazırlar mıydı? Kafamda bin bir soru, yüreğim pırpır atarak sabaha kadar yatakta döndüm durdum. Ama emin olduğum bir şey vardı ki, gücümü bundan alıyordum, ben bu günün hayalini yıllardır kuruyordum ve başaracağıma olan inancım tamdı.

Sadece bir gece kaldığımız şeker kutusu gibi otelimizden ertesi sabah beni çağıran dağlara tırmanmak üzere ayrıldık. Sabah gün doğmadan yola çıktık. Otobüsle yürüyüşümüzün başlayacağı noktaya doğru ilerlerken, bize bu yolculukta eşlik edecek ‘porter’ diye adlandırılan eşya taşıyıcıları ve yemeklerimizi yapacak aşçımızı da yoldan toplayıp ekibi tamamladık.

Yürüyüş için ilk adım diye adlandırabileceğim kamp alanında bizim için hazırlanmış kahvaltımızı yapıp, son hazırlıklarımızı yaptık. Tırmanışa uygun kıyafetler -ki aylar öncesinden hazırdı- üstümüzde, yağmurluk, su, enerji verecek atıştırmalıklar ve ilk yardım malzemelerinin olduğu çantalarımız sırtımızda ve yürüyüş çubuklarımız elimizde, alkışlar arasında kamptan ayrıldık.

İnka Yolu, sınır kabul edilen köprünün diğer tarafında başlıyordu. Toplamda üç gün boyunca 45 km yürüyecek ve tırmanacaktık. Günde ortalama 15 – 16 km yürüyüş planlanmıştı. Pasaportlarımızın görevliler tarafından damgalanmasından sonra çekilen fotoğraflar zirve öncesinde hissedilen heyecanın izlerini taşıyordu. Tek sıra halinde normal adımlarla, zaman zaman konuşarak yürüyorduk. Kısa bir süre düz yürüdükten sonra, önce hafif, sonra dikleşen eğimde tırmanmaya başladık. Yorulunca birkaç dakika durup dinleniyorduk. Biz gittikçe dikleşen yolda kalp atışlarımız hızlanarak yürümeye çalışırken, karşıdan yaşları henüz 30’u geçmemiş mutsuz ve yorgun genç insanlar geliyordu. Gözlerini yere dikmiş, omuzları çökmüş ve sessizce geriye doğru yürüyorlardı. Rehberimizden, bu insanların yürüyüşü fiziksel veya mental olarak kaldıramayanlar olduğunu öğrendik. Onları kucaklayıp, bunu yenilgi olarak kabul etmeyin. Daha çok gençsiniz, tekrar denersiniz, demek istedim…

Ben geri böyle dönmeyecektim. 4,5 saatlik pek hızlı sayılmayacak tempoda yürüyüşün ardından kamp yerine vardık. İnanılır gibi değildi. Taşıyıcılarımız bizden en az iki saat önce gelmiş, çadırları kurmuş ve yemekleri hazırlamışlardı. Biz yorgunluktan bitmiş bir halde, çadırda yerde uzanırken, onların yüzünde yorgunluğun esamesi bile okunmuyordu. Çünkü onlar bu toprakların insanıydı. İnkaların torunlarıydı. Tatlı patatesin bol kullanıldığı lezzetli bir yemekten sonra biraz daha dinlenip tekrar yola koyulduk. Ben yürümeyi çok severim ve oldukça da dayanıklıyımdır ama bu tırmanış çok farklı. İstesen bile hızlı gidemiyorsun, nabzın hızlanıyor; kısa kısa ve sık nefes almaya başlıyorsun. Kalbin alarm veriyor ve durup derin derin nefes almak istiyorsun. Artık dik bir yokuş çıkıyorduk ve geri dönmek istesem bile çok zordu. Çünkü aynı yokuşları tekrar çıkmak zorunda kalacak, üstelik ömür boyu bunu başaramamanın acısını yüreğimde hissedecektim. Bu alternatifi zihnimden hemen sildim. Rahatlamıştım… Artık sadece ileriye bakıyordum ve hedefe kilitlenmiştim. 3 günün sonunda başarmanın vereceği hazzı düşündüm ve gülümsedim… Saat 17.00 gibi geceleyeceğimiz kamp yerine vardığımızda, yorgunduk ama ilk hedefe varmanın mutluluğunu yaşıyorduk. Çadırlarımız kurulmuştu. O koşullarda muhteşem diyebileceğimiz, en az 4 çeşit olarak hazırlanmış yemeğimizi yedikten sonra keyfimiz ve enerjimiz yerine gelmişti. Yükseklikten kaynaklanan baş ağrısı gibi sorunlara iyi geldiği söylenen, koko yapraklarından yapılan çayımızı içerken yapılan keyifli sohbet sırasında bu güzel insanları daha yakından tanıma fırsatını değerlendiriyorduk. İlk gün 16 km tırmanmıştık ve çok yorgunduk. Saat 20:00 civarında çadırlarımıza çekildiğimizde, adeta düşercesine girdiğim uyku tulumunun içinde uykuya dalmam bir kaç dakikayı bulmadı.

Bir ara uyandım ve gecenin sessizliğini dinledim. Çadırın fermuarını açıp, dışarı baktığımda gözlerime inanamadım. Gökyüzü yıldız kaynıyordu. Elimi uzatıp yıldızlara dokunmak istedim. Adeta büyülenmiştim. Gördüklerim gerçek olamazdı. Sadece ben ve yıldızlar vardı. Bu şekilde ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum. Üşüyerek kendime geldiğimde, istemeyerek de olsa çadıra girip fermuarı kapattım. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Gördüklerimi arkadaşlarıma anlatabilirdim, ama gördüklerim karşısında hissettiklerimi anlatacak kelime ne yazık ki yoktu. İkinci günün sabahı 03:00’da sıcacık bir fincan koko yaprağı çayı sunularak kaldırıldık. Çadırların önüne yüzümüzü yıkamamız için konulan, içi sıcak su dolu plastik taslar ve yanındaki sabun, minnetle karşıladığım bir lükstü.Tırmanışın en çetin bölümünü bugün gerçekleştirecektik. Bugün, 5 saat, yükseklikleri bazı yerlerde 50 cm’yi bulan merdivenleri tırmanacaktık. Son 1000 metre oldukça dikti. Hedef, 5 saatin sonunda 4250 m’ye tırmanmaktı. Sonrasında benzeri basamaklardan 1000 m inip, tekrar 500 m tırmanmayı içeren bir yol planımız vardı. Ve bu yolu hava kararmadan tamamlayıp kamp yerine varmamız gerekiyordu. Hafif bir kahvaltıdan sonra yola çıktık. Gün yeni ışımaya başlamıştı. Oldukça dik merdivenleri sessizlik içinde tırmanırken kalbimin hızla attığını duyuyordum. Parmaklarımda, yüzümde adeta milyonlarca karınca dans ediyordu. Rehberimiz, derin derin nefes alıp, en alçak basamağı seçerek, yavaş ama tempolu tırmanırsak 15 dakika kesintisiz tırmanabileceğimizi söyledi, ama uygulaması oldukça zordu. İlk bir saat, neredeyse her 30 m’de bir durup 2 dakika kadar kalp atışlarımın normalleşmesini bekliyordum. İki saatin sonunda rehberimizin arkasında bir tempo tutturmaya başlamıştım. Artık 100 m’de bir dinlenmek için duruyordum. Bulut ormanı diye adlandırılan bitki örtüsü muhteşemdi. Rehberimizin botanik bilgisi inanılmazdı. Yorulduğumuzu hissettiği an durup, her bir köşeden fışkıran rengarenk çiçekler hakkında açıklamalarda bulunuyordu. İç mekan bitkisi olarak salonlarımızı süsleyen bu çiçekler, rengarenk yapraklar ve ağaçlar, burada, bu yükseklikte, dağlarda yaşıyorlardı. Tırmandıkça bitki örtüsü değişmeye başladı. Diğer bütün renkler yerlerini sadece yeşile bırakmışlardı. Tırmandıkça hava soğumaya başlamıştı. Bulutların içinde tırmanıyorduk. Ara ara açılan bulutların arasından tırmanacağımız zirveyi görmeye çalıştım. Göremeyeceğim kadar uzaktaydı. Kendime 100 metrelik hedefler koydum ve vardığım her hedef sonunda iki dakika dinlenerek ilerledim. Geriye hiç bakmıyordum. Çünkü başardıklarım motivasyonum olarak zaten yanımdaydılar. Ara ara çiseleyen yağmur ve artan rüzgar tırmanışı zorlaştırsa bile, vardığım her 100 m hedefim beni zirveye daha da yakınlaştırıyordu.

5 saatin sonunda 4250 m yazan tabelanın önündeydim. Başarmanın vermiş olduğu hazzın tarifi yok. Kendimle gurur duydum. Bir an istersem, başaramayacağım hiçbir şey yok duygusuna kapıldım. Kendime olan güvenim tavan yapmıştı. İnanılmaz bir duyguydu. Dünya avuçlarımın içindeydi. Beni zirveye taşıyan vücudumun önünde minnetle eğildim. İnişe geçtik, aynı diklikteki basamakları inerken kayma riski vardı ve dizlere binen yük bir süre sonra oldukça hissedilir hale geliyordu. Tırmanmak mı, inmek mi daha zordu bilemiyordum. Ben bu düşünceler içinde inmeye çalışırken eşyalarımızı taşıyan İnkalar’ın torunları, o basamakları, sırtlarında 20, 30 kg yüklerle koşar adımlarla iniyorlardı. Hayranlıkla ve büyük bir saygıyla izliyordum onları.

İniş ve nihayet kamp yerindeyiz. Gece inerken üstümüze, yağmur da şiddetini iyice arttırmıştı. Muhteşem bir yemek sonrası sunulan çikolatalı pasta beklentilerimin çok ötesindeydi. 19:30’da uyumak için çadırlarımıza giderken yorgun ama başarmanın verdiği mutlulukla keyfim yerindeydi. Sabah 3:30’da uyanmak hiç zor olmadı. Vücudum çok kolay uyum göstermişti yeni koşullara. İsteyerek ve severek yaptığım için, hiçbir şey zor gelmiyordu bana. Hemen hazırlanıp, kahvaltımız yaptık. Nihayi hedef, Machu Picchu için hazırdık…

Uzun bir tırmanışın ve sonrasında zorlu bir inişin ardından vadiyi kaplayan bulutlar açılırken, güneşin ışıkları altında bir mücevher gibi parlayan Machu Picchu karşısında hayranlık duymamak mümkün değildi. Hayallerime yürürken, zirveye tırmanırken golfü düşündüm sık sık. Tırmanış ve golf birbirlerine ne kadar çok benziyorlardı. Doğayla uyum içinde olmalısın. Nihayi hedef için küçük hedeflerin olmalı. Bütünü başarmak için önce kısa hedefleri tutturmalısın. Geriye bakma, geriye bakarken önünü göremezsin, takılır düşersin. Geride kalanı değiştiremezsin ama önünde çok güzel oynayabileceğin çukurlar var. Başarıların motivasyonun, hataların öğretmenin olarak seninle birlikte gelecektir zaten.

Tırmanmanın ve golf oynamanın olmazsa olmazı, yanında sevdiklerin, dostların olmalı ki başarmanın verdiği mutluluğu paylaşasın. Ayağın kayar ve düşersen seni kaldıran, güzel vuruşlarını alkışlayan, kaybettiğin topunu seninle birlikte arayan dostların olmalı yanında. Ben, hayallerimi ve hedefime ulaştığımda hissettiğim mutluluğumu paylaşan can yoldaşım ve dostlarımla yürüdüm İnka yolunda.

Hayallerinizin ve bunu paylaşabileceğiniz dostlarınızın hiç eksik olmaması dileğiyle.

Sevgiler,

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.